Küreselleşmeden Sahiden Uzaklaşıyor muyuz? Ve Bu Konuda Ne Yapabiliriz?* Ovamir Anjum** 2009 yılında The Economist dergisi, küreselleşmenin geri döndürülemez olduğu dogmasına karşın “dünya ekonomisinin entegrasyonunun neredeyse her alanda geriye çekildiğini”[1] yazmıştı. Dünyamız, yıllardır süren küreselleşme sürecin- den sonra şimdi bunun tersini tecrübe edeceği bir evreye mi geçiyor? Peki bunu olumlu mu karşılamalıyız? Küreselleşmenin “Batılı” liberal tüketim kültür ve bilgisini dünyanın dört bir yanına yayması gibi küreselleşmeden uzaklaşmak yenilenme için sahici bir alan oluşturabilir mi; kadim kültürlerin bilgelikleri- ni yeniden canlandırabilir mi ve manevi nihilizm, eşitsizlik, zulüm ve ekolojik tahribat gibi sorunları çözmemizi sağlayabilir mi? Ya da bu süreç yüzeysel bir dönüşümün ötesine geçemeyerek modern hedonizmin ve geleneksel baskı yön- temlerinin en kötü yanlarını bir araya mı getirir? Günümüzde baskıcı kapita- lizm ile etnik-milliyetçiliğin yükselişi ve sağlamlaşması bir şeylerin işaretiyse eğer küreselleşmeden uzaklaşılmasının habercileri kaygı verici türdendir. Peki bu uzaklaşma iyi mi, kötü mü ya da önlenebilir mi? Bu konuda ne yapmak ge- rekir? Yeni dünya düzenine adapte olmak pek çok topluluk, yaşam tarzı, kültür, fikir ve kurumlar için bir ölüm kalım meselesi demektir. Farklı ilim alanlarının temsilcileri- tarihçiler, sosyal bilimciler, siyaset felsefecileri, ekonomistler tara- fından ve en önemlisi de canlandırılmış bir İslami ilim geleneğinin – bu sorula- * Anjum, O. (2020). “Küreselleşmeden Sahiden Uzaklaşıyor muyuz? Ve Bu Konuda ne Yapabili- riz?”. (Çev. Ahmet Arif Günaydın). İslam ve Toplum Araştırmaları Dergisi, Amerika, Sayı 1, 13-30. https://doi.org/10.35632/ajis.v37i1.3470. ** Toledo Üniversitesi Felsefe ve Dini Çalışmalar Bölümü, İmam Hattab İslam Araştırmaları Kür- süsü Bölüm Başkanı, AJIS eş-editörü [1] Walden Bello, Capitalism’s Last Stand: Deglobalization in the Age of Austerity (New York: Zed Books, 2013), 1; “Turning their Backs on the World,” The Economist, Şubat 19, 2009, https://www. economist.com/international/2009/02/19/turning-their-backs-on-the-world. "$ !"#$%&%'$(!)%*+%,-.(/)%!0!1,#0)!(!0#%2+03'$'4%!)+0'5! ra cevap verebilmesi için yakından incelenmeleri gerekecektir. Geçmişe dair anlayış olmadığı durumda gelecek öngörüsü de mümkün de- ğildir. Geçmişe dair bir bakış geliştirmeden geleceğe dair bir vizyon geliştire- meyiz. Küreselleşme fırtınasının Müslüman ümmetini bilinçsiz ve hazırlıksız yakalamasının üzerinden neredeyse yarım asır geçmişken rüzgârın yönü de- ğişmeye başlıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda daha kolay kontrol edilip sömürülebilmeleri için sömürgeci güçler tarafından küçük devletçiklere dö- nüştürülen Müslüman dünyası çeyrek yüzyıl boyunca çeşitli seküler milliyetçi ideolojilerin petri kabına ve süper güçlerin vekalet savaşlarına sahne olan bir satranç tahtasına dönüştü. İlk dönemlerde İslam İşbirliği Teşkilatı (1969) gibi önemli girişimlere rağmen güçlü bir merkeze, lidere ya da ortak bir vizyona sahip olmayan Müslüman dünyası; soğuk savaş siyasetinin yerini neoliberal politikaların aldığı bir dönemde dümensiz bir gemiye dönüştü. 1990’larda kü- reselleşme olarak adlandırılan yeni tek kutuplu dünya düzeni, ortaya çıktığı za- mankinden farklı kazananlar ve kaybedenler oluşturarak sona eriyor olabilir. Kuzey kürenin çok uluslu şirketleri ve ekonomik ve siyasi elitleri dışında küre- selleşmenin “kazananları”; Çin ve Hindistan gibi yoksulluk geçmişli, derin bir ahlaki ve toplumsal çürümenin ekonomik modernleşmeye eşlik ettiği sömürge sonrası devletlerin elitlerini ve hatta orta sınıflarını da içeriyor. Bu ülkelerin küreselleşmenin nimetlerinden faydalanmasındaki göreli başarısı birkaç or- tak özelliğe dayanıyor: Bu ülkeler istikrarlı ve güçlü (fakat adil ya da iyi olmak zorunda olmayan) siyasi kurumları bulunan büyük ekonomilerdir. Müslüman ülkeleri herhangi bir açıdan başarılı olarak değerlendirilemeyeceklerse de kü- reselleşme, Müslüman topluluklar için gizli bir nimet olmuştur (inananlar için tıpkı her musibetin olması gerektiği gibi!). Küreselleşme, Müslüman dünyanın farklı noktalarını birbirine bağladı ve Kuzey kürede büyük Müslüman toplu- lukların oluşmasını sağladı. Devlet kontrolündeki ulusal kanalların yerini uydu yayınlarının ve sosyal medyanın alması Müslüman kalabalıkların ortak değer- lerinin ve acılarının güçlü bir şekilde tanınmasını ve küresel İslami söylemlerin ve tartışmaların ortaya çıkmasını sağladı. Bu küreselleşmeci değişimleri müm- kün kılan ekonomik ve siyasi süreçler yerlerini küreselleşmenin temel özellik- lerini aşındırıp aşındırmayacağı hiç de kesin olmayan çok kutuplu bir dünya düzenine bırakıyor. Bu değişim Kutlu Peygamber’in ümmetine bir ferahlık sağ- layıp onurlandıracak mı, yoksa şu ana kadarki cılız kazanımları geri çevirip adaletsizliği ve baskıyı şiddetlendirerek daha da zayıflatacak mı? Müslüman ulemanın, entelektüellerin ve sosyal bilimcilerin gelmekte olan dönemin tehli- kelerini ve fırsatlarını tanımaları, ümmet’in ortak geleceğine dair vizyonlar ve yol haritaları oluşturmaları adına iyi olacaktır. Öncelikle küreselleşme fenomenini ele alalım: Küreselleşmeyi tanımlamanın "%23('+'44'56'1'0%$-7*1'0%89-.4-5/:;(%6<:<9=%>'%?<%2;0<1-%@'%A-B-C*4*(*9= zorlukları kendisini küreselleşmeden uzaklaşmayı tanımlamak ve tespit etmek üzerinde de gösteriyor. Konu hakkında başlangıçta oluşan literatür küreselleş- meyi, tarihin farklı dönemlerinde kesintilere uğrayarak gerçekleşmiş bir olgu olarak tanımlıyor. Küreselleşmenin son iki evresi yani 1930’larda sona eren uzun on dokuzuncu yüzyıl ve daha yakın dönemde yani 1980’lerde başlayan süreç, dünyanın büyük bir kısmı için yıkıcı etkilere yol açmıştır. İlki, Batı Avrupa’nın sömürgeciliğinin gelmekte olduğunu haber vermiş hatta bu sömür- geciliği de içermişken ikincisi, merkezinde ABD’nin bulunduğu küresel kapi- talizm şeklinde tezahür eden Amerikan dünya düzeniydi. Sürecin yaşandığı herkes tarafından kabul edildiğinde bile küreselleşme kavramının ne anlama geldiği büyük tartışmalara konu olmuş; araştırmacılar tek bir süreçten mi yok- sa pek çok ayrı süreçten mi söz edildiği konusunda ve bu süreçlerin ne olduğu hususunda uzlaşamamıştır. Bu tanımların ekseriyeti küreselleşmeyi, dünya çapındaki sosyal ilişkileri ve küresel piyasayı - yerel ve ulusal bağlantıları za- yıflatması pahasına - yoğunlaştırması şeklinde tanımlamakta birleşir.[2] Küre- selleşme tabiri 1960’larda ortaya atılmış olsa bile Berlin Duvarı’nın yıkılması sonrasında 1990’larda dünyayı etkisi altına aldı. İkinci Dünya Savaşı sonrasın- da ABD ve Sovyetler Birliği İngiliz ve Fransız sömürgeci imparatorluklarının çekilmesiyle oluşan boşluğu doldururken ABD yeni hegemonik güç, Birleşmiş Milletler Amerikan Barışı’nın diplomatik kolu ve ABD doları ticaretin yeni standardı haline geldi. Soğuk Savaş modernitenin iki versiyonu arasındaki ide- olojik bir çatışma olarak anlaşıldı: Kapitalizmi savunan Atlantik modernite (ya da erken gelişenlerin modernitesi); ve bu kapitalist moderniteye ultramodern bir tepki ile Avrupa’da ortaya çıkıp Sovyetler Birliği şeklinde iktidara gelen modernite. Soğuk Savaş siyasetin ekonomiyi kontrol ettiği bir dönemdi. İkinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri az gelişmişliği ve ideolojik başkaldırıları bu düzene karşı en büyük tehdit olarak gördükleri için ulus-devlet yapısı dünya- nın dört bir yanında pekişti; kalkınma programlarını hayata geçirmeleri için devletlere destek olacak küresel kurumlar inşa edildi. Devletin kontrolündeki kapitalizm modeli ya da kalkınmacılık, 1930’lardaki Büyük Buhran’a yol açan dizginsiz bir kapitalizmin sebep olduğu felaketlerin sonucunda John Menard Keynes tarafından önerilmişti. Keynesyen ekonomik düşünceye 1970’lerde bü- yük sermayenin gösterdiği tepki küreselleşmenin başka bir aşamasına yol açtı. Dünya’nın en büyük iki ekonomisi, Thatcher ve Reagan’ın liderliklerindeki Bir- leşik Krallık ve ABD, ekonomide devletin rolüne karşı bir kampanya başlattı. Neoklasik ekonomiden ilham alan bu neoliberal ekonomik model ya da Was- hington Konsensüs’ü, yatırımlar için optimal bir ortam talebinde bulundu, bu [2] Manfred Steger, Globalization: A Very Short Introduction (Oxford: Oxford University Press, 2009), 8-9. "& !"#$%&%'$(!)%*+%,-.(/)%!0!1,#0)!(!0#%2+03'$'4%!)+0'5! ise düzenlemelerin, gümrük vergilerinin ve kamu hizmetlerinin kaldırılması, özelleştirmeler ve müsamahasız bir mülkiyet hakkı anlamına geliyordu. Bu an- layış en parlak yıllarını 1990’larda ve 2000’lerde, 2007-2009’daki büyük reses- yon dönemine kadar yaşadı. Yeni bir çok kutupluluk dönemi tereddütle birlikte yükseliyor.[3] Kuzey kü- renin liberal demokrasilerinde aşırı milliyetçi politikalar hem ekonomik hem kültürel sebeplerden dolayı küreselleşme karşıtı ajandayı sahiplendiler ve etkisi sürecek dikkate değer seçim zaferleri kazandılar. Beyaz üstüncülüğü, ekonomik milliyetçilik, göçmen karşıtlığı ve İslamofobi’nin ittifakı küreselleşme karşıtı bir sağcı tsunami oluşturdu. Bu sağcı küreselleşme karşıtlığı, solun küreselleşmeye karşı uzun zamandır dile getirdiği güçlü ekonomik, siyasi ve ekolojik eleştirileri karşısında üstün geldi. Küreselleşmeden son derece büyük zarar gören Müslüman devletler bir çö- küşün eşiğinde duruyorlar. Bir taraftan Müslüman dünyanın baskıcı otoriter rejimleri kendi halklarının ve dünya genelindeki Müslümanların çıkarlarına karşı açık bir şekilde ve hiç olmadığı kadar derin bir umursamazlık içindeler. Diğer taraftan da dünyanın diğer bölgelerindeki Müslüman azınlıklar eşine rastlanmamış ve giderek artan bir zulümle karşı karşıyalar. Ünlü İsrailli gazete- ci ve akademisyen Elizabeth Tsurkov 2020’nin Haziran ayında attığı bir tweet’te bu durumu şöyle özlü bir şekilde özetledi: “Srebrenitsa’dan 25 yıl sonra bugün Müslümanların hayatları hiç olmadığı kadar değersizleştirildi: Çin’de soykı- rım, Burma’da etnik temizlik, Suriye’de tekrar eden kimyasal silah saldırıları ve işkence ile ortadan kaldırma. Bundan 25 yıl sonra, dönemin hesabı sorulmayan suçlarına korku ile bakacağız muhtemelen.” Buraya nasıl geldiğimiz herkes tarafından bilinen bir sır. Soğuk savaş dö- neminde, iki süper güç yeni yeni oluşmaya başlayan bu devletlere jeopolitik bir satranç tahtası muamelesi gösterdiğinde sahne hazırlanmıştı. Müslüman ülke- ler ucuz işgücü ve yeni pazarlar arayan küresel şirketlerin kıyımına bilhassa hazırlıksızdı. Yerli işletmeler yok edilirken küresel ticaretten bir anda gelen kazanç, kolayca yolsuzluk yapabilen ve neredeyse yok hükmündeki ulusal ku- rumların denetiminden uzak, elitlerin cebine giriyordu. Gelişmiş ülkelerin ço- ğunluğunda büyük sermaye siyaseti işgal etmişken, gelişmekte olan ülkelerde [3] Alanın önde gelen uzmanlarından Eric Helleiner’a göre yeni ekonomik güçler rezerv para bi- rimleri olarak ABD dolarında kalıyor olsalar da ABD liderliğindeki mevcut dünya düzenini değiş- tirmek için tedrici fakat kararlı adımlar atıyorlar. Bu durum İkinci Dünya Savaşı sonrası Bretton Woods Konferansı’nda ABD liderliğindeki galip devletlerin sıfırdan yeni bir dünya düzeni kur- masının tam aksini ifade eder. Örneğin bkz. online dersi “Legacies of the 2008 Global Financial Crisis,” YouTube, https://www.youtube.com/watch?v=lr_YhVpC_GU&t=3185s, 45:00’ten itibaren (erişim tarihi 24 Ağustos 2020). "'23('+'44'56'1'0%$-7*1'0%89-.4-5/:;(%6<:<9=%>'%?<%2;0<1-%@'%A-B-C*4*(*9= küresel kapitalizm otonomiyi [self-determination] andırır herhangi bir oluşumu çok daha kolay bir şekilde yıkarak ve ahbap-çavuş kapitalizminin ateşini har- layarak eşitsizlikleri derinleştirdi, eski ya da yeni her türlü kabileci çatışma- yı alevlendirdi. Siyasetin elinde tuttuğu güç (demokratik ya da otoriter olsun) -yani kaynak dağıtımı, küresel ve yerel güçleri kısıtlama yetisi- her yerde azaldı. Küreselleşmenin internetin yükselişine tekabül eden bu evresinin amaç- lanmamış fakat dünyayı dönüştürücü etkileri arasında emeğin, bilginin ve her şeyden çok hassasiyetlerin ve arzuların hareketliliği gösterilebilir. İnsanlar ça- lışmak için yer değiştirirken küresel şirketler de ucuz emeğe ulaşmak için az gelişmiş ama siyaseten istikrarlı ülkelere yerleştiler; internet dünyanın dört bir yanını sardı ve uydu yayınları geç modern liberal kapitalist tüketim kültürü ile (yani gezegendeki en toplum karşıtı, bireyci kültür ile) toplum ve aile yapılarına nüfuz etti. Dünya bir köye dönüşür gibi duruyordu (fakat bu köy, Hollywood’un ahlakıyla şekillenmişti).[4] Küreselleşmenin amaçlanmamış sonuçlarından bir diğeri de kendi rakip- lerini de yaratan El-Cezire olgusudur. Fosil yakıtları bakımından zengin kü- çük bir körfez emirliği olan Katar’da kurulan ve Arap dünyasında habercilik devrimi gerçekleştirmek için BBC ve CNN’de çalışmış gazetecilerden bir kad- ro kuran, türünün ilk örneği bu yarı bağımsız haber kanalı, açık diyaloğun ve tartışmanın da bulunduğu ve bölgesel otokrasilerin ve kültürel çatışmaların eleştirildiği liberal ve küreselci bir perspektiften küresel ve görece tarafsız bir yayıncılık sundu. Diğer etmenlerin yanında vatandaşların ve genelde sessiz bı- rakılanların siyasi eleştiride bulunabilme ihtimali sıradan insanların siyasi öz- nelliğini yeniden şekillendirdi. Bu küreselleşmeci akımlar ve neoliberalizm ile birlikte on yıllardır ağırlaşan eşitsizlikler ve aşağılamalar, 2011’deki Arap ayak- lanmalarını doğurdu. Ayaklanmaların sonrasında ise hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, ABD ve İsrail sağı tarafından desteklenen eşit düzeyde güçlü otoriter karşı devrimler yaşandı. Ulus Devletin Sonu Küresel sahneye geri dönüp dünyanın küreselleşme tarafından nasıl dönüştü- rüldüğünü soralım. Pek çok düşünür küreselleşmenin, ulus devleti yani 1648 yılındaki Vestfalya Antlaşması ile ortaya çıktığı düşünülen siyasi sistemi aşın- dırdığını ya da temelinden dönüştürdüğünü ileri sürüyor. Bu süreç Avrupa’nın [4] Bu hikaye, kendisine has basitleştirmesiyle New York Times gazetesi yazarı Thomas Friedman tarafından, The Lexus and the Olive Tree: Understanding Globalization (New York: Farrar, Straus, & Giroux, 1999) ve The World is Flat: A Brief History of the Twenty-first Century (New York: Farrar, Straus, & Giroux, 2005) gibi kitaplarda anlatılmıştır. "( !"#$%&%'$(!)%*+%,-.(/)%!0!1,#0)!(!0#%2+03'$'4%!)+0'5! güçlenerek dünyanın eski güç merkezlerinin çok ötesine geçmesini ve Batı-dışı dünyaya sömürgecilik ve sömürgecilik-karşıtlığı şeklinde yayılmasını sağladı. Öyleyse ulus devletin zayıflamasını, birkaç senede ya da on yılda bir gerçekleşen sıradan ayaklanmalar ve devrimler olarak değil, bu döneme ait çok mühim bir gelişme olarak değerlendirmek gerekir. Küreselleşmeyi, uluslararasıcılığı ve neoliberalizmi ulus devletin sonu olarak gören pek çok isimden biri olan Fransız düşünür (ve 2000-2008 yılları arasında BM Barış Misyonu Başkanlığı’nı yürütmüş) Jean-Marie Guehenno, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra 1993’te – yani Avrupa Birliği’nin kurulduğu yılda – Batı’ya dair çok temel bir şeyin değişmeye başladığını öngörülü bir şekilde dile getirmiş- tir: “1989, 1945’te ya da 1917’de başlamış bir dönemin değil 1789’da Fransız ihti- lali ile kurumsallaşmış bir dönemin kapanışını ifade etmektedir. Ulus-devletler döneminin sonunu getirmektedir.”[5] Dahası, ona göre, ulus olmadan demokrasi de var olamaz. Tıpkı Roma Cumhuriyeti’nin yerini Roma İmparatorluğu’nun alması gibi bizim yaşamaya başladığımız yeni dönem de...“vatandaşlarının ko- lektif bir egemenlik ifadesi olma yetisini gittikçe kaybettiği” bir imparatorluk- ken bu imparatorlukta vatandaşlar “bölgesel [territorial] sınırları git gide be- lirsizleşen soyut bir alanda haklara sahip ve yükümlülüklere tabi birer hukuki süjeden ibarettirler.”[6] Guehenno’nun bu sözleri o zaman için panik yaratıyor gibi görünmüş olsa da daha geniş bir şekilde tekrardan okunmayı hak ediyor: İktidarın yasalarında yaşanan bu devrim ilk önce ticari dünyada ger- çekleşti: Soğuk Savaş’ın sona ermesi sayesinde artık siyasi alana da yayılıyor; Washington’dan Brüksel’e oradan da Tokyo’ya kadar bütün sanayileşmiş dünya, iktidarın kurallarının değiştiğini görüyor. Biz- ler ulusların süper-uluslar ile ikame edilmesinin yeterli olacağını dü- şünüyorduk, tıpkı büyük şirketlerin küçük teşebbüsleri içine alması gibi. Şunu fark etmeye başladık ki iktidarın boyutu değiştikçe doğası da değişiyor… Aydınlanma’nın bizlere bıraktığı siyasi organizasyon insanlık tarihinde yalnızca bir bölüm, gelişimimizin bir evresinde siyasi bir düzen içerisinde özgürlüğü tahsis etmek için bulduğumuz bir yöntemdir. Özgürlüğün bu tanımı ulus-devletlerin doğuşu ve ser- pilmesine izin veren koşullar karşısında hayatta kalamayacaktır. O halde, bu yeni dönemin kurallarını anlamalıyız, onunla kavga etmek için değil – ki bu boşa nefes tüketmek olur – fakat özgürlük ideali olabilecek ve olması da gereken şeyi kurtarmak için anlamalıyız.[7] [5] The End of the Nation State (Minneapolis: University of Minnesota Press,1995), x. [6] a.g.e., xii. [7] a.g.e., xiii. "!23('+'44'56'1'0%$-7*1'0%89-.4-5/:;(%6<:<9=%>'%?<%2;0<1-%@'%A-B-C*4*(*9= Guehenno’ya göre ulus, Avrupa’ya özgü bir fikirdi; toplumsal, dini, ırksal ya da etnik bir grup değildi; “tarihsel etmenlerin özgün bir kombinasyonunun ürünüydü ve hiçbir zaman tek bir boyuta indirgenemezdi… [ulus] insanları ne oldukları üzerinden değil birlikteliklerinin ortak hafızasında bir araya getirir.” Aslında, “ulusun ancak tarihsel bir tanımı yapılabilir.” Buna karşın o bir kabile değildir; “Avrupalı tanımıyla bir ulus, her şeyden önce bir yerdir; yani kesin çizgilerle belirlenmiş bir bölgedir.” Dolayısıyla ulus fikrinin geçici olması hiç de şaşırtıcı değildir. Guehenno, dünyanın dört bir yanındaki sömürgeleştirilmiş zihinlere de uygulanabilecek şu gözlemini Avrupalı arkadaşlarıyla paylaşıyor: “Bizler Avrupalı bir kalıptan çıkmış ürünler olarak ulusu tüm top- lumların doğal varış noktası gibi kendini açıklaması gerekmeyen bir siyasi form olarak düşünmeye alıştık. Belki de artık Avrupa’nın dün- yaya sunduğu bu ulus fikrinin geçici olduğunun anlaşılma vakti gel- miştir ve bu tecrübenin Avrupa’ya ait bir istisna ya da krallıklar çağı ile ‘neo-emperyal’ çağ arasında istikrarsız bir geçiş dönemi olduğunu düşünmeye başlamalıyız.” Kelimenin kendisini fazla kullanmamış olsa da ona göre küreselleşme, siyasetin ve demokrasinin temel şartı olan yerel dayanışma fikrini tehlikeye atacaktır. Guehenno’nun yazdıklarının üzerinden henüz 30 yıl geçmemişken ve Ame- rikan demokrasisinin ya da demokrasinin ta kendisinin en parlak günlerinin geride kaldığına dair entelektüel ağıtların bir çığa dönüştüğü şu günlerde biz- ler küreselleşmenin derin çelişkileri konusunda yeterli kavrayışa sahip değiliz. Emin olduğumuz bir şey varsa o da yakın geçmişin hiçbir nesli, şu an yetişen nesil kadar dünyayla ilgili hayal kırıklığı yaşamamıştı. Gelmekte olan ekolojik yıkım ve küresel kapitalist etkinlikle yakından ilişkili yıkıcı eşitsizlikler saye- sinde bu hayal kırıklığına götüren temeller çok sağlam bir biçimde atıldı. Küreselleşmeye dair ahlaki ve varoluşsal endişeler bir yana, bu fenomeni kuramsallaştırma çabası içerisindeki çalışmalara da göz atmalıyız. Küreselleş- menin öne çıkan yorumlarından biri de “günümüzün üst üste binen yetki alan- larına sahip ulus-devletleri, ulus aşırı kurumlar ve özgün, özel küresel rejim- ler, feodal düzenin çok katmanlı siyasi coğrafyası”na benzer özellikler gösterip (Avrupa’nın) ulus-devlet öncesindeki halini andırıyor: .”[8] Hollandalı-ABD’li sosyolog Saskia Sassen küreselleşmeyi, ulus-devletlerin karmaşık sisteminde devletlerin “gittikçe artan karşılıklı bağımlılığı ve küresel sistemlerin oluşması” ile tanımlanan “temelden etkileyen bir dönüşüm” olarak görmektedir. Ona göre bu dönüşüm, ulus-devletin, yani “son birkaç yüzyıldır toplumun tüm temel yapı taşlarını içeren birimin”, güçlü ve muazzam karmaşıklıktaki yapılarında [8] a.g.e., 4. )# !"#$%&%'$(!)%*+%,-.(/)%!0!1,#0)!(!0#%2+03'$'4%!)+0'5! gerçekleşmektedir.[9] Başka bir deyişle, en azından gelişmiş ülkelerin dünyasın- da ulus-devlet yıkılamayacak kadar büyüktür. Gerçekleşmekte olan dönüşüm- lerin merkezinde ve onların aracısı olmanın dönüştürücü bir tarafı da var. Kü- reselleşme olarak tanımlanan bu “ulussuzlaştırıcı” süreçler daha eski süreçlerle hem bir arada gerçekleşiyor hem de onlarla rekabet ediyor. Küreselleşmeden uzaklaşmayı düşünürken Sassen’in görüşü bunu ulus-devletin merkeziliğinin yeniden doğuşu ya da restorasyonu olarak değil, sonucu belirsiz ve herkesin et- kileyebileceği karmaşık ve açık uçlu süreçler ve müzakereler olarak görmeye yönlendiriyor. Literatüre göre küreselleşme sonrası dünyanın küreselleşme ön- cesine dönmesi ihtimal dahilinde olmamakla birlikte neye benzeyeceği, kaza- nanları ve kaybedenleri önceden belirlenmiş değildir. Gerçekleşecek dönüşüm- ler savaşların nasıl gerçekleşeceğine bağlı olarak bölgeden bölgeye ve kentten kente farklılık gösterecektir. Küreselleşmeden Uzaklaşma: Lokomotifler ve Çekinceler Küreselleşmeden uzaklaşmaya dair literatürlerden birine göre bu kavram dün- yadaki ABD hegemonyasının gerilemesi ve tek kutuplu bir dünyadan ekonomik, siyasi ve hatta kültürel alanda çok kutuplu bir dünyaya geçiş olarak tanımlanı- yor. 2012 yılında Washington’ın en üst istihbarat kurumu olan Ulusal İstihbarat Konseyi’ne göre: “2030’da … 1750’den beridir Batı’nın tarihsel yükselişini tersine çevirecek şekilde … hiçbir ülke hegemonik bir güç olamayacaktır. Asya; küresel güç, ekonomik büyüklük, nüfus, askeri harcama ve tek- nolojik yatırımlar bağlamında Kuzey Amerika ve Avrupa’yı geride bırakacaktır. Dünya’nın en büyük ekonomisi muhtemelen, ABD’yi 2030’dan birkaç yıl önce geride bırakarak tek başına Çin olacaktır.”[10] Tarihçi Alfred McCoy 2019 tarihli, “Bizim Dünya Düzenimizin Sonu Geliyor” (The End of Our World Order is Imminent) başlıklı makalesinde “Tarihte en az 200 imparatorluk yükseliş ve düşüş yaşamıştır ve ABD bir istisna olmayacaktır” demiştir. Tarihin bastırılamaz kuralları dışında McCoy’un dile getirdiği daha spesifik gelişmeler arasında Çin’in yükselişi (ki McCoy bunun insan hakları ve hukukun üstünlüğü ile ilgilenenler için kaygı verici bir gelişme olduğuna inan- maktadır) ve her şeyden önemlisi iklim değişikliği bulunur. Bir başka literatür de teknolojiye, teknolojinin ekonomik ve askeri etkisine [9] Saskia Sassen, Territory, Authority, Rights: From Medieval to Global Assemblages (Princeton University Press, 2006), 27. [10] a.g.e., 401. )"23('+'44'56'1'0%$-7*1'0%89-.4-5/:;(%6<:<9=%>'%?<%2;0<1-%@'%A-B-C*4*(*9= odaklanıyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun kurucusu Alman ekonomist Klaus Schwab “Dördüncü Sanayi Devrimi”nden söz ediyor. Bu temel toplumsal dönü- şümler serisinin birincisi buhar gücü ile ilerleyen 18. yüzyıldaki Endüstri Dev- rimi iken ikincisi 19. yüzyılda elektrikle, üçüncüsü ise 20. yüzyılın sonunda dijital devrimle gerçekleşmiştir. Schwab’a göre dördüncü devrim daha da büyük bir etkiye sahip olacaktır. ABD’li askeri stratejist ve tarihçi T.X. Hammes’e göre dördüncü Sanayi Devrimi’nin önemli bir sonucu küreselleşmeden uzaklaşma olacaktır.[11] İşgücü avantajında ve üretimde, teknolojik farklılıklarla yaşanan düşüşle birlikte enerji üretimi petrole bağımlı kalmak yerine yerelleşecek ve her bölge üretimini yerel ölçüde gerçekleştirebilecektir. Bu da “ticaretin, hizmet- lerin ve yatırımların küresel hareketinde büyük düşüşlere yani küreselleşme- den uzaklaşmaya yol açacaktır.” Ekonomik büyüme artık “bölgeler arası ya da küresel ticaretin aksine bölgesel pazarlara odaklanacaktır.”[12] Harvard İşletme Okulundan Michael E. Porter, 1990’larda ileri sürdüğü yankı uyandıran görü- şünde; ulusların rekabet avantajlarını hammadde, siyasal sistem ya da askeri güç yerine birbirine bağlı şirketler, arzlar, ilişkili endüstriler ve kurumlardan oluşan kümelenmelerin oluşturduğunu belirtir. Hammes’e göre “ticaret sektörü malları ve hizmetleri bölgesel ve hatta yerel pazarlarda satarak küresel ticaret- ten kazandığından fazlasını elde edecektir.”[13] Askerî açıdan da Hammes, göre- ce küçük aktörlerin askeri silah teknolojilerini üretebilecek ve büyük güçlerin askeri pozisyonunu değiştirebilecek konuma gelebilmesinden dolayı ABD’nin müdahalecilikten ve küresel kolluk gücü rolünden dramatik bir şekilde uzak- laşması gerekeceğini iddia etmektedir. Küreselleşmeden Uzaklaşmayı Savunmak Artan eşitsizliği protesto eden Occupy Wall Street ya da polis şiddetini ve sistemik ırkçılığı protesto eden Black Lives Matter hareketleri kapitalizmin ana yurdunu sarsmadan önce 1999’da kırk binden fazla gösterici küreselleşmeyi protesto et- mek için Seattle’da toplanmıştı (Battle of Seattle). Finans uzmanı Noah Smith şöyle yazmıştır: “Bu gösteriyi düzenleyenler çok çeşitli gruplardan oluşuyor – ucuz yabancı işgücünden endişe duyan sendikalar, doğayı kirleten aktivitelerin yabancı ülkelere yaptırılmasından endişe duyan çevreciler, güvenilir olmayan ithal ürünlerden kaygılanan tüketici koruma grupları, diğer ülkelerdeki kötü çalışma koşullarından kaygı duyan işçi hakları grupları ve sadece kapitalizme [11] Şuradan alınmıştır: Alfred McCoy, In the Shadows of the American Century: The Rise and Decline of US Global Power (Chicago: Haymarket Books, 2017). [12] T.X. Hammes, Deglobalization and International Security (Amherst: Cambria Press, 2019), xiii. [13] a.g.e., xiii. )) !"#$%&%'$(!)%*+%,-.(/)%!0!1,#0)!(!0#%2+03'$'4%!)+0'5! olan öfkelerini göstermek için toplanmış farklı fraksiyonlardan solcular.”[14] Küreselleşmeciler ile küreselleşme karşıtları arasındaki tartışma son yıllarda kızıştıysa da iki taraf da kalıcı bir üstünlük sağlayamamıştır. Hiç şüphesiz kü- reselleşme toplam refahı birkaç kat artırdı, fakat ahlaki meşruiyetini yoksulluğu azaltmasına dayandırdığı takdirde performansı pek de iç açıcı sayılmayacak- tır. Berkeley’den ekonomi profesörü Pranab Bardhan’ın 2007 krizinden hemen önce kaleme aldığı “Küreselleşme Dünya’nın Yoksullarına Yardım mı Ediyor Zarar mı Veriyor?” başlıklı makalesinde vardığı sonuçta olduğu gibi küreselleş- menin yoksulluk karşısındaki performansı etkileyici olmaktan uzaktır. Bu dö- nemde Çin’de (% 70’ten 27’ye), Hindistan’da (% 63’ten 42’ye) ve Endonezya’da (% 55’ten 11’e) pek çok insanın yoksulluktan çıktığı doğru, ancak bu değişimin büyük bir kısmı küreselleşmenin hızlandığı 1980’lerden önce gerçekleşmiştir: Bu dönemde Çin’de yoksulluk sınırını aştığı düşünülen 400 milyon insandan 300 milyonu devlet reformları ve altyapının gelişmesi sonucunda 1987’ye gelin- diğinde bu eşiği geçmişti. Benzer şekilde Hindistan ve Endonezya’da da değişim Yeşil Devrim gibi farklı sebeplerle ilişkilendirilebilir.[15] Kapitalizmin küresel yayılımı olarak anlaşıldığı haliyle küreselleşmenin bizzat kendisi yoksullara yardım etmemiştir. Bunun yerine devasa dilimde az sayıda kazananın ve çok fazla sayıda kaybedenin bulunduğu muazzam bir eşit- sizlik üretmiştir. Buna karşın, daha başka (ekonominin ötesindeki) sonuçları çok daha büyük çaplı ve karmaşıktır. Bu sonuçların etkileri kültürel, toplum- sal, siyasi ve ekolojik alanda kendilerini hissettirmiştir. Bu alanlardan belki de yalnızca sonuncusundaki etki bilimsel bir şekilde ve belli oranda bir kesinlik- le ölçülebilir. Doğanın kıyımı aynı zamanda en uzun etkiye sahip ve tahayyül edilebilecek tüm standartlara göre küreselleşmenin performansını ve geleceğini değerlendirirken en belirleyici etmendir. Paradoks ise şurada yatıyor; bir taraf- tan küresel kapitalizm, küresel ısınma ve diğer ekolojik bozulmaların tek başına müsebbibiyken diğer taraftan küresel ve bilimsel iş birliği bu gelişmelerin nega- tif etkilerini azaltmada olmazsa olmaz görünmektedir. Küreselleşmenin diğer yanlarının etkileri (insanların, fikirlerin ve bilginin hareketliliğinde ilerlemeler gibi) daha az belirgin olsa bile siyasi açıdan bak- tığımızda; küresel kapitalizm demokrasiyi, elitlerin hesap verebilirliğini ve siyasetin gücünü zayıflatmış görünmektedir. Önde gelen filozoflar küresel ka- pitalizmin demokrasiye ve düzgün şartlarda yaşama verdiği zarar konusunda [14] Noah Smith, “The Dark Side of Globalization: Why Seattle’s 1999 Protesters Were Right,” The Atlantic, 6 Aralık, 2014, https://www.theatlantic.com/business/archive/2014/01/the-dark-side-of- globalization-why-seattles-1999-protesters-were-right/282831/. [15] Pranab Bardhan, “Does Globalization Help or Hurt the World’s Poor?” Scientific American, 6 Mart, 2006, https://www.scientificamerican.com/article/does-globalization-help-o-2006-04/. )*23('+'44'56'1'0%$-7*1'0%89-.4-5/:;(%6<:<9=%>'%?<%2;0<1-%@'%A-B-C*4*(*9= endişelerini –ve hatta korkularını– dile getirmişlerdir. Guehenno’nun kitabın- dan pek de uzun sayılmayacak bir zaman sonra Britanyalı filozof John Gray’in, Sahte Şafak: Küresel Kapitalizmin Aldatmacaları (False Dawn: The Delusions of Global Capitalism) adlı, serbest piyasa kapitalizminin küreselleşmiş versiyonu- na getirilen en güçlü eleştirilerden biri olan ve ulus devlet çatısı altında sosyal demokrasinin varlığının ancak Keynesyen ekonomi politikalarıyla mümkün olabileceğini savunan kitabı yayımlandı. Gray’e göre serbest piyasa ya da “gö- rünmez el” ekonomisi, pek çok kez hatalı olduğu kanıtlanmış yanlış bir ideo- lojidir. Bu sistem her zaman güç zoruyla kurulmuştur ve muazzam bir insani çileye yol açmaktadır. “Gerçek şu ki serbest piyasalar devlet gücünün ürünüdür ve ancak güvenlik ve ekonomik risklerin kontrol altına alınması gibi insani ta- lepler siyasi bir ifade kazanmadıkları şartta varlığını sürdürebilmektedir.”[16] O halde, ironik bir biçimde “[Ö]zgürlüğü sınırlanmış pazar her toplumda norm- ken, serbest piyasalar yapay olanın, dizaynın ve siyasi zor gücünün ürünleridir.” Eğer serbest piyasa -ulus-devlet gibi ortak tarih, çıkarlar ve kaderi bulunan bir topluluk içinde bile- zor kullanıcı bir süreçse bütün küreyi serbest bir pazara dönüştürmek için ne tür bir cehennem ateşi yakılmalıdır? Birleşmiş Milletler’in Ekonomik ve Sosyal İlişkiler Departmanı’nın 2020 tarihli raporunda şöyle bir uyarı bulunuyor: “Artan eşitsizlik huzursuzluk do- ğurdu, siyasi farklılıkları derinleştirdi; bu durumun şiddetli çatışmalara yol açması muhtemeldir.”[17] Raporda aynı zamanda büyük demokratik toplumlar- da popülizmin ya da etno-kültürel milliyetçiliğin tehlikeli yükselişi de vurgu- lanıyor. Düşünürler, bu yerelciliğin sebebinin ekonomik mi yoksa kültürel mi olduğu konusunda ayrışıyorlar.[18] Dünya genelindeki 1991 yılında 36 milyon olan göçmenlerin sayısı 2005’te 191 milyona, 2020’de ise 272 milyona yüksel- miştir.[19] Hem ABD’de hem de Birleşik Krallık’ta gelirden ziyade “insanların oy tercihlerinin en istikrarlı belirleyenini eğitim seviyesi oluşturmaktadır” ifa- desi de kültürel açıklamaları destekler niteliktedir. Küresel düzeyde Birleşmiş Milletler’e, uluslararası aktörlere ve küresel çapta iş birliğine olan güven azal- maktadır (“güven duymayanların” yüzdesi 2000 ile 2010 yılları arasına 40’tan [16] John Gray, False Dawn: The Delusions of Global Capitalism (New York: The New Press, 1998), 17. [17] Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Departmanı (DESA), “World Social Report 2020: Inequality in a Rapidly Changing World” (United Nations, 2020), 20; www.un.org/development/ desa/dspd/wp-content/uploads/sites/22/2020/02/World-Social-Report2020-FullReport.pdf. [18] a.g.e, 51. [19] Rapor’da şu ifadeler geçmektedir: “Gelişmiş ülkelerde son dönemdeki popülist söylemlerin önemli bir bileşenini küreselleşmeye karşı gösterilen tepki unsuru oluşturmaktadır. Muhtemeldir ki eşitsizlik, emek piyasasındaki güvensizlik ve diğer ekonomik kaygılar, kültürel ve demografik etmenlerle birlikte popülizmin yükselişinde rol almışlardır.” United Nations World Migration Re- port 2020, https://www.un.org/sites/un2.un.org/files/wmr_2020.pdf. )$ !"#$%&%'$(!)%*+%,-.(/)%!0!1,#0)!(!0#%2+03'$'4%!)+0'5! 48’e yükselmiştir).[20] Sonuç olarak, sürecin ekonomik boyutu, her ne kadar önemli olsa da Kuzey kürenin ülkelerinde küreselleşme karşıtlığına doğru ya- şanan büyük sıçramayı açıklamada tek başına yeterli değildir.[21] Pek çok düşünür uzun zamandır küreselleşmenin en kötü sonuçlarının eko- nomik eşitsizlik ve zor kullanıcı kurumlardan çok daha derin olduğunu iddia etmektedir: Sefilliğin kimse tarafından tasarlanmamış olmasına rağmen nere- deyse herkes tarafından hissedildiği koşullarda her yeri sarmış bir güvensizlik, toplumsal yaşamın zarar görmesi, demokrasinin boş bir vaade dönüşmesi ve suçlamak için günah keçileri arayan kızgın gruplar. Sosyolog Zygmunt Bauman şöyle yazar: “Küreselleştirici süreçlerin ayrılmaz bir parçası, giderek artan bir uzamsal ayrışma, bölünme ve dışlanmaya gidilmesidir.” Burada kastettiğinin örneğini görmek için gelişmekte olan ülkelerde herhangi bir kente bakılabilir; Kuzey kürenin zengin azınlığı en yozlaşmış mahallelerini yeniden üreten ko- runaklı sitelerinde yaşarken, kentli yoksullar ve kırsaldaki kalabalıklar çevre kirliliği cehennemini yaşar, güçsüzleştirilir ve dini ve ruhsal alt-üst oluşlar ya- şarlar. Dahası, terörizm, aşırı milliyetçilik, dini fanatizm ve diğer kabilecilik biçimlerinin de küreselleşmenin ayrılmaz bir ürünü olduğunu ileri sürer. “Kü- reselleşmenin alıcıları olan insanların tecrübelerini yansıtan ve ifade eden neo- kabileci ve köktenci eğilimler, en az bolca alkışlanan küreselleşmenin zirvesin- dekilere özgü “hibritleşmiş” zirve kültürü [top culture] kadar küreselleşmenin meşru çocuklarıdır.”[22] Küreselleşmenin geriye döndürülmesinin en ikna edici ve uzun süreli sa- vunucularından biri Filipinli sosyolog, çevreci ve siyasetçi Walden Bello’dur. Bello’nun bakış açısına göre en temel sorun; “savaş sonrası tüketim talebinin yükselmesi, Avrupa’nın yeniden inşası, ABD’nin askeri harcamaları ve sömür- gecilikten kurtulan ülkelerin hızlı ekonomik kalkınmaları” gibi ABD’de “kapi- talizmin altın çağını” yaratan faktörlerin 2. Dünya Savaşı sonrasında bir araya gelmesinin sonucu olan kapitalist-endüstriyel aşırı üretimdir.[23] Bu cicim ayları, Keynesyen ekonominin öngöremediği ya da açıklayamadığı stagnasyon ve enf- lasyon ikiz krizleri ile birlikte sona erdi. Aşırı üretim sorununu çözmek için kapitalist elit üç çözüme yoğunlaştı: Neoliberal yeniden inşa, küreselleşme ve finansallaşma. Aşırı üretim ve düşen karlılıkla başa çıkmak için Çin gibi ka- pitalist olmayan ya da yarı-kapitalist bölgeler, ucuz işgücü, ham madde ve yeni pazarlar sağlamaları için küresel ekonomiye dahil edildi. Finansallaşma yani [20] US DESA, “World Social Report 2020,” 167. [21] World Migration Report 2020, 52. [22] Zygmunt Bauman, Globalization: The Human Consequences (Cambridge:Polity Press, 1998), 3. [23] a.g.e., 4-5. )%23('+'44'56'1'0%$-7*1'0%89-.4-5/:;(%6<:<9=%>'%?<%2;0<1-%@'%A-B-C*4*(*9= kredi yaratımı ve spekülasyon (antik çağdan beridir özü itibarıyla tefecilik/fa- izcilik olarak bilinen süreç) daha yoğun hale geldi, Marx konuyla ilgili olarak şunu söylemektedir: Para ve sermaye sahibi için üretim süreci, kaçınılmaz bir ara parça, para kazanmak için katlanılması gereken bir angaryadan başka bir şey değildir. Dolayısıyla kapitalist üretim şekline sahip her ülke, dö- nem dönem üretim sürecini dahil etmeden para kazanmak için ateşli bir çabaya tutulur.[24] Bu da 2007-2009 finansal krizine ve Büyük Resesyon’a yol açmış ve Obama dö- neminde Keynesyen ekonomiyi yeniden canlandırmıştır – fakat daha da önem- lisi, küresel elitler küreselleşmenin geriye döndürülmesini istemeye başlamış- tır. Bello’ya göre küreselleşmenin istikrarsızlığına katkıda bulunan en önemli faktörler arasında yabancı pazarlara bağımlılık ve aşırı üretim bulunmaktadır. Küreselleşmiş kapitalist ekonomi kırılgan, krizlere yatkın ve en nihayetinde yı- kıcıdır çünkü bölgesel ekonomilerin kalın halatlarının aksine ince uzun iplik- lerle bir arada durmaktadırlar.[25] Küreselleşmeden, ekonomik milliyetçilik ya da bölgeselcilik gibi yollardan geri dönülmesine dair argümanlar hem soldan hem de sağdan gelmiştir. Sağ; Amerikan istisnailiği ve bağımsızlığı ideolojisinin yanı sıra, gelişmekte olan ül- kelerden hem kalifiye hem de vasıfsız olarak gelen göçmen işçilerin sayısındaki artıştan ve var olan işlerin bu ülkelerin ucuz pazarlarına taşınması sonucun- da ortaya çıkan iş ve statü (yukarıda bahsettiğimiz, kapitalizmin tesadüfi altın çağında geçici kazanım sağlamış) kaybından dolayı ekonomik küreselleşmeye karşı çıkmıştır. Sol ise ekolojik sorunlar, işçi hakları ve Wolin’in tersine totali- teryanizmin yükselişi olarak adlandırdığı demokrasinin erozyonu meseleleriyle ilgilenmektedir. Muhafazakâr Argüman: Gerçek Serbest Piyasayı, Toplumu ve/veya Ulusal Karakteri Kurtarmak Adına Küreselleşmeden Uzaklaşmak Kapitalizmin kalbi ABD’deki küreselleşme karşıtı muhafazakâr eleştirilerden başlayalım. Siyaset bilimciler küreselleşme karşıtı grupları birkaç kategoriye ayırıyor. Bu konuda çok sayıda ve birbirini dışlayan eleştiriler mevcut. Solcu eleştirilerde olduğu gibi (ve doğru bir şekilde) küresel kapitalizmin aslında bir serbest piyasa değil, büyük sermaye ile hükümetler arasında rantçı bir anlaş- ma olduğunu iddia eden serbest piyasa savunucusu liberteryenler bulunuyor. [24] Karl Marx şurada alıntılandığı şekliyle: Bello, Capitalism’s Last Stand, 8. [25] Bello, Capitalism’s Last Stand, 23. )& !"#$%&%'$(!)%*+%,-.(/)%!0!1,#0)!(!0#%2+03'$'4%!)+0'5! Bu rantçı anlaşma sayesinde ucuz pazarlara kolayca erişimin garanti altına alınması ile büyük sermaye özgür ve adil bir rekabetle karşılaşmaktan kurtu- luyor. Daha az radikal muhafazakârlar, kapitalizmi ve büyümeyi desteklerken “daha az rekabetçi pazarların varlığına bağımlı olan işçilerin ve toplumların üzerindeki olumsuz etkilerini dindirmek için değişimin hızını düşürmeyi” he- defliyorlar. Topluma, aileye ve toplumsal ahlaka değer veren toplumsal/siyasal muhafazakârlar, küreselleşmeye karşı memnuniyetsizdir, zira insanların küre- sel piyasanın insani olmayan kuvvetlerine maruz kaldığında toplumun, daya- nışmanın ve cumhuriyet değerlerinin yıkımından endişe duymaktadırlar. James Rogers bu toplumsal muhafazakarların endişelerini güzel bir şekilde açıklıyor: Bu bakış açısına göre piyasa sisteminin maliyeti kendisini toplumda- ki dayanışmanın azalması şeklinde gösteriyor. Farklı yorumcular bu toplumsal maliyetlerin farklı veçhelerini vurguluyorlar. Bir çizgide duranlar emeğin metalaşmasını yerel toplulukların kendi araların- da sahip oldukları birlikteliği yok ettiğinden dem vuruyor. Bu bakış açısının bir versiyonuna göre, piyasa ve üretici ile tüketici arasındaki anonimlik, insanların karşılarındakini ister istemez kendi içinde bir amaç değil, ancak bir araç olarak görmelerine yol açıyor. Bazıları da piyasanın, gündelik hayatımızda karşılaştığımız insanlar hakkında nasıl düşündüğümüzü değiştiren semiyotik bir ortam oluşturduğunu ekliyor. Bunun sonucunda da toplumsal yaşam insanilikten uzaklaşı- yor ve alışveriş odaklı hale geliyor. Sonuç ise izolasyon ve kuralsızlık/ değerden yoksunluk [anomie] oluyor. Diğerleri küresel pazarın bü- yüklüğüne vurgu yapıyorlar: Modern öncesi pazarlardan farklı ola- rak günümüzün küreselleşmiş ekonomisinin büyüklüğünün üretici- ler ile tüketicilerin birbirlerine yabancı olmalarına yol açtığını iddia ediyorlar. İki kişi arasındaki tek aracı fiyat haline geliyor. Bu durum yerel pazarlardaki yüz yüze işlemlerin aksine ekonomik işlemlerin, belirli bireylerin spesifik ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde, uygun hale getirilmesini önlüyor. Sonuç olarak da bu değişim, yerel düzeyde bile, sahici toplulukların sürdürülebilmesi ihtimaline zarar veriyor: Yerel üretim binlerce mil uzakta olabilen tüketiciler için üretim hali- ni almış oluyor. Bu bakış açısına göre yerel pazarlardaki yakın ilişki- ler modern piyasa sisteminde kayboluyor.[26] Yerel toplum yapısına ve birliktelik duygusuna verilen zararlardan çok, (baş- ka bir muhafazakâr grup olan) ekonomik milliyetçiler, ulusal kimliğin dışarı- dan gelen göçle aşındırılmasından ve küresel kurumların politikalar ve kültür [26] James R. Rogers, “Understanding the Conservative Split Over Globalization,” Law and Liberty, 20 Aralık, 2017, https://lawliberty.org/understanding-the-conservative-split-over-globalization/. )'23('+'44'56'1'0%$-7*1'0%89-.4-5/:;(%6<:<9=%>'%?<%2;0<1-%@'%A-B-C*4*(*9= üzerinde gittikçe artan gücünden endişe duyuyorlar; bu son eğilim Brexit’teki milliyetçi kaygılarda kendisini göstermektedir. Bu iki endişe birbirlerini tama- men dışlamazlar fakat yine de aynı şey değildirler, zira ABD’nin küreselleşme- den önceki ulusal kapitalizmi zaten yerel grupları ve aile dayanışmasını ve etik normları büyük ölçüde ortadan kaldırmıştı. Aşikardır ki liberteryenler, komü- niteryenler ve ekonomik milliyetçiler küreselci ideolojiye karşı muhalefette or- taklaşmış olsalar bile çok az konuda uzlaşı içindedirler. Sol-Liberal Argüman: Çevreyi, Demokrasiyi ve (Batı-dışı) Yerel Kül- tür ve Ekonomileri Kurtarmak Adına Küreselleşmeden Uzaklaşmak Son beş yüzyıldır, sosyolog İmmanuel Wallerstein’ın dünya-sistemleri teorisin- de ileri sürdüğü gibi dünya kapitalist bir merkez (Atlantik dünya, kimi zaman Kuzey Küre olarak da adlandırılır) ve küresel bir çevreden [periphery] (kimi zaman Güney Küre denir) oluşmaktadır. Küreselleşmenin etkisi küresel çevrede özellikle de küresel sermayenin saldırısına ve ayartmalarına, piyasanın yıkıcı dalgalanmalarına karşı durabilecek kurumsal ve siyasi kapasiteden yoksun olan Güney küresi ülkeleri için çok daha büyük olmuştur. Küreselleşmeye karşı solcu iddiayı kısaca özetlemek için çevreden bir isim olan ve 2004 tarihli monogra- fisinde küreselleşmeden uzaklaşmak için çok katmanlı bir savunma geliştiren ve bu kavramı [deglobalization] başlığa taşıyarak kavramı popülerleştiren Fi- lipinli Walden Bello’nun görüşlerine bakabiliriz. 2008 tarihli bir makalesinde Bello, “Küresel kapitalizmin dinamikleri doğası gereği ekolojik açıdan yıkıcı- dır” der. Daha yakın tarihli kitabı The Last Stand of Capitalism: Deglobalizati- on in the Age of Austerity (Kapitalizmin Son Çırpınışı: Kemer Sıkma Çağında Küreselleşmeden Uzaklaşmak)’de daha önceki argümanlarını, geçen yıllardaki vahim olaylar ışığında geliştirmiştir ve “küreselleşmeden uzaklaşmış kapitalist olmayan ekonomik aranjmanların iklim değişikliği sorununa ve diğer çevresel yıkımlara karşı çözümün kilit bir parçasını oluşturduğu görünmektedir” iddia- sında bulunmuştur.[27] Küresel kapitalistler zorunlu karbon sınırları gibi hükü- metlerin empoze ettiği önlemlere karşı direnirken, Güney kürenin gelişmekte olan ekonomilerindeki elitler “Kuzey’den miras olarak alınan yüksek büyüme- yüksek tüketim modelinden sapmak için istekli görünmemektedir.” Eğer Keynesyen düşünce demokrasi tarafından sınırlandırılmış gözetim altındaki bir kapitalizm tasavvur ettiyse, ABD’li önde gelen siyaset felsefeci- si Sheldon Wolin’e göre neoliberal dünya düzeni çok uluslu şirketlerin ekono- mik maksimizasyonları tarafından kısıtlanmış kontrol altındaki bir demok- rasi tasavvur etmektedir. Wolin’e göre küreselleşme lidersiz ve kaçınılmaz bir [27] Bello, Capitalism’s Last Stand, 164. )( !"#$%&%'$(!)%*+%,-.(/)%!0!1,#0)!(!0#%2+03'$'4%!)+0'5! süreç değildir. Nitekim anayasal ilkeler ve demokrasi yerine bir “güç hayali”ni sahiplenen ve sahip olduğu bin askeri üssü ile küresel çapta topyekûn bir güç projeksiyonunun (ki bunu fiilen iki Körfez Savaşı’nda göstermiştir) ve niha- yet de 11 Eylül saldırıları sonrasında ilan edilen sonlandırılamaz bir Terörle Küresel Savaş’a neo-muhafazakar elitlerin etkisiyle giren Soğuk Savaş sonrası ABD’sinin, onun tabiriyle, “tersine totaliteryanizm”e [inverted totalitarianism] evrilmesidir. Bu saydıklarımız ve diğer araçlarla küresel çapta süper güce sahip olma istenci ABD’de yurt içinde demokrasinin ve anayasal kısıtlamaların zayıf- lamasına yol açtı: Tersine totaliteryanizm, şirketlerin kendilerini yurt içinin “özel teşebbüs”ü ile sınırlı, yalnızca ekonomik bir fenomen olarak tanım- lamayı bırakıp devletle küreselleştirici bir ortaklığa girişmesini ifade eder: Ki bu şirketin ve devletin ikili bir transmutasyonudur. Şirketler siyasileşirken devletler de daha fazla piyasa odaklı hale gelir. Bu yeni siyasi amalgam, yerel siyaseti şirketlerin ve devletlerin çıkarlarına hizmet edecek şekilde rasyonelleştirir ve yine bu çıkarları gittikçe is- tikrarsız ve rekabetçi hale gelen küresel ortamda korur ve yansıtır.[28] Bu konu yalnızca ABD ile ilgili değildir; herkesin küreselleşmenin, demokrasi de dahil olmak üzere, her türlü katılımcı siyasete karşı olduğunu düşünmesine yol açan küreselleşmeye içkin bir şey vardır. Uzmanlar sürekli olarak kendile- rinin uzman oldukları ya da o an için üzerine yoğunlaştıkları konuda halkın eğitilmesi gerektiğini dile getirmektedir – ve her biri uzun bir ustalaşma gerek- tiren bu gibi konuların sayısı çok kolay bir şekilde binleri bulabilmektedir. Bu ise en iyi koşullarda bile kaçınılmaz bir biçimde “uzmanların hakimiyeti”ne yol açar. Bu aynı zamanda azcık dahi olsa bilgili bir şekilde karar verebilmek için kolay tüketilebilsin diye herhangi bir spesifik alanın uzmanı değil genel olarak bilgi aktarımı konusunda uzmanlaşmış insanlar tarafından sürekli olarak yeni bir pakete büründürülen soyutlaştırılmış bilgiye dayanması gerektiği anlamına da gelir. Bu durum ise katılımcı demokrasi ya da kalabalıkların en aşağı dürtü- lerini bastırıp içlerindeki en iyi olanlara ilham kaynağı olan ve güç kazandıran liderler yerine ünlü olanların yükselişine ve popülizme zemin hazırlar. Böylesi şartlar altında en bilgili insanların bile hareketlerini temellendirdikleri bilgi; in- sanların çevrelerindekilere, ailelerine ve toplumlarına dair sahip oldukları bil- ginin aksine hayli soyuttur; doğal, elle tutulur ve çok boyutlu olmaktan uzaktır. Son olarak, küreselleşmenin belki de en mühim insani sonuçları kültürel ve dinidir. Müslümanlar için -diğer yaşam tarzlarıyla ilgili endişe duyanlarda [28] Sheldon S. Wolin, Democracy Incorporated: Managed Democracy and the Specter of Inverted Totalitarianism, yeni baskı. (Princeton: Princeton University Press, 2018), 238. )!23('+'44'56'1'0%$-7*1'0%89-.4-5/:;(%6<:<9=%>'%?<%2;0<1-%@'%A-B-C*4*(*9= olduğu gibi (örneğin Çinliler, Hindistanlılar, Afrikalılar ve Kuzey kürenin pek çok vatandaşı)- küreselleşme, kendilerine has yaşam tarzlarında en çok değer verdikleri şeylere karşı eşine rastlanmamış bir kültürel tehdit oluşturmuştur. Kendi şirketlerinin harap ettiği topraklardan gelen göç tarafından tehdit edilen Batılı toplumlar son iki yüz yıldır elleriyle dağıttıkları zehri tatmaya başladılar. İçgörü sahibi düşünürler, küreselleşmenin mevcut evresinin Batı-dışı toplumlar için oluşturduğu kültürel açıdan yok olma tehdidinin farkına varmaya başla- dılar. Saygın antropolog Clifford Geertz şöyle yazmıştır: “Yeni bir tür siyasete ihtiyaç duyduğumuz görülüyor; etnik, dini, ırksal, dilsel, ya da bölgeye dair öne çıkanların irrasyonel, arkaik ve köhne ya da bastırılması, aşılması gereken bir şey olarak görülmediği bir siyaset biçimi… Bunun için de barbarlıktan ya da insanlık tecrübesinin daha erken evrelerinden günümüze kalmış kalıntılarmış gibi değerlendiren şeytanlaştırıcı ve ne olduğunu anlamadan olumsuz davranan yaklaşımdan farklı bir tutum geliştirmek gerekiyor.” Geertz daha iyi bir tutum- la ya da eğitimli hale geldikçe kültürlerin, dillerin, yaşam biçimlerinin, geçim kaynaklarının yok edilmesi sorunun çözüme kavuşacağını düşündüyse naiflik etmiştir. Antropolog, başka bir yazısında bir ikilemden söz eder: Dünya “aynı anda hem daha küresel hem de daha ayrışmış hem daha karşılıklı bağımlı hem de karmaşık bir biçimde parçalanmış hale geliyor. Öyle ki, bu karşıt süreçler- den biri hızlanırken diğeri de yükselişe geçiyor.”[29] Nasıl oluyor da diğer yaşam biçimleri yok edilirken ya da temellerinden dönüştürülürken ve insanlar daha fazla Batılılaşırken daha da bölünmüş olabiliyorlar? Küreselleşme uyumlu bir köy üretmiyor; insanlar aynı dili konuşmayı öğrendikçe ve aynı arzulara sa- hip oldukça ve aynı şeyler için rekabet ettikçe, eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin daha fazla farkına varmaya başlıyorlar. Açık Sorular Küreselleşmenin lokomotifi ekonomi olsa da asıl varlığı ve uzun dönemli etkisi ekolojik, toplumsal, psikolojik, duygusal, siyasi ve kültüreldir. İnsanların duyar- lılıkları, beklentileri, sevgileri, korkuları, duyguları, bilgi kaynakları, ilişkilerinin derinliği ve kapsamı, hane halkı büyüklüğü, ailevi ilişkileri, evlenme oranı, ço- cuk sayısı, aileye ve topluma düşkünlükleri, çevreye etkileri, dini ritüeller hak- kındaki bilgileri ve bunların uygulanmasında derin bir dönüşüm yaşanmıştır. Küreselleşmenin en tartışmaya kapalı etkisi hızlı bir şekilde gerçekleşen ve sürdürülmesi mümkün olmayan ekolojik yıkımdır. Güney küresindekiler, [29] Richard A. Shweder, “Geertz’s Challenge: Is It Possible to Be a Robust Cultural Pluralist and a Dedicated Political Liberal at the Same Time?” in Law without Nations, ed. Austin Sarat, Lawrence Douglas ve Martha Merrill Umphrey (Stanford: Stanford University Press, 2011), 185-231. *# !"#$%&%'$(!)%*+%,-.(/)%!0!1,#0)!(!0#%2+03'$'4%!)+0'5! Kuzey’dekileri hem kıskanıyor hem de hayranlık besliyorlar, Kuzey’dekilerin yaşam tarzına sahip olmak istiyorlar. Bu ise objektif açıdan imkansızdır. ABD vatandaşları dünya nüfusunun yüzde 5’ini oluştururken dünyanın kaynakla- rının neredeyse yüzde 35’ini tüketiyorlar. Yeni ekonomilerin gelişimleri bile küresel Kuzey’deki gürbüz tüketicilere bağımlı haldedir. Modern liberalizm ve kapitalizm tüketim kültürünün hâkim olduğu tüketimin bir yaşam biçimine bağımlıdır ki bu yaşam tarzını Amerikalılar kendilerine hak görürler. Bu birey- ci ve materyalist yaşam biçimi, varlığımızın devamı için ihtiyaç duyduğumuz halde büyük bir tehlike altında olan daha geleneksel kültürlerde yaşayan geriye kalan yüzde 70-80’lik kesimi de kapsayabilmesi için birkaç tane daha gezegen gerekirdi. Ayrıca, sanayileşme ve modern yaşam ile doğrudan ve koparılamaz bir biçimde ilişkili olan antropojenik iklim değişikliği hali hazırda dünyamıza muazzam bir zarar vermiş durumdadır. Daha sık karşılaşılmaya başlanan pan- demi gibi küresel tehditler de emek ve sermayenin küresel dolaşımıyla güç ka- zanıyor ve belki de başlı başına küreselleşmenin ölüm fermanını hazırlıyorlar. Buna karşın çelişkili bir biçimde, kültürel ya da ulusal sınırları tanımayan ekolojik sorunların, doğal afetlerin ve küresel salgınların çözümü, küreselleş- meden uzaklaşmanın zarar verdiği küresel iş birliğini gerektiriyor. Giderek ar- tan dünya nüfusunun varlığını devam ettirebilmesi için ihtiyaç duyulan bilgi küresel boyutta üretilip tüketilmektedir. Küreselleşme ile birlikte kültürlerarası etkileşimler sıklaştı ve Batılı liberalizmin hegemonyası altında olsa bile Batı-dışı kültürler yeni sesler oluşturabildiler. Her ne kadar bu kültürel tezahürleri eleş- tirenler bu yenileştirilmiş kültürlerin Batılı kültürlerin aynadaki yansıması ya da onlara karşı yüzeysel tepkiler olduğuna dikkat çekseler de küreselleşmenin diyalog, yeniden tasdik ve yeni dayanışma biçimlerinin oluşması için sunduğu fırsatlar (özellikle internet ve sosyal medya) eşsiz ve kuvvetli görünmektedir. Müslüman ulema ve kanaat önderleri –peygamberlerin varisleri– son derece değişken bir dünyaya nasıl karşılık vermelidir? Sosyal bilimlerin ortaya attığı değişmez yasalar sonuca karar veremezler; karar mercii yalnızca doğru akıl ve doğru eylemi ödüllendiren kutsal iradedir. İsabetli eylemler gerçekleştirilirse küreselleşmeden uzaklaşmanın hissedilen gelişi hayırlı bir başlangıca (Allah’ın izniyle) dönüşebilir. Böylece ortak geleceğimiz, her gün başka bir Müslüman gruba karşı işlenen korkunç kötülüklerle dolu ve bu grupların tıpkı kesimha- nedeki koyunlar gibi büyük bir şaşkınlık içerisinde öndekini bıçağa doğru ağır ağır iterken kendi sırasını getiren bugünkü inanılmaz durumdan daha iyi ola- bilir.